27 Temmuz 2020 Pazartesi

Kaynar suya atılan bir paket makarna, tencerenin sıcaklığını aniden düşürür ancak tencerenin tekrar kaynaması su miktarından bağımsızdır... yani 7 varsayım altında

Her insan mutfakta angaryaya koşulmuşken bir aydınlanma yaşayabilir. Bu da onlardan birisi.

Soru: 1 nolu tencerede $V_{1}$, 2 nolu tencerede ise $V_{2}$ hacımlarında ve genelliği kaybetmeden $V_{1} \geq V_{2}$ olacak şekilde su kaynamaktadır. Her ikisine de eşit kütleli bir paket makarna atılınca su aniden kaynama noktasının altına düşüyor. Tencereler özdeş ocaklarda ısıtılmaya devam ettiğine göre, hangi tencere kaynama noktasını önce yakalar? Soruyu çözmek için termodinamik bir model kurunuz ve yaptığınız varsayımları izah ediniz.

Bu masum görünümlü sorunun dörtbaşı mamur çözümü tabii ki korkunç ve kısmi diferansiyel denklemlere başvurmadan ve ancak bazı deneylerle tayin edilebilecek termodinamik fonksiyonlar kullanılmadan yapılamaz. Bu yüzden sorunu sadeleştirmek için bazı varsayımlarda bulunacağız.

Varsayım 1: Yemeğin pişirildiği tencerenin ısı iletiminin kabaca tek yönlü olduğunu varsayacağız. Yani sistem ocaktan enerji alırken dışarıya bir ısı kaybı yaşamamaktadır. Böylesi bir varsayım rüzgarsız, havalandırmasız ve Temmuz ayında iş gördüğümüz bir mutfakta bir nebze geçerli olabilir ancak açık havada mangalda makarna pişirirken veya Ocak ayında soğuk bir mutfakta çalışırken son derece kötüdür.

Varsayım 2: Suyun yoğunluğuna $\rho$ diyelim ve bu yoğunluk değeri sıcaklıktan bağımsız olsun. Sıvı suyla ilgili yoğunluk değerlerine baktığınızda bu aslında fevkalade iyi bir varsayım.

Varsayım 3: Tencereler ısıtılırken buharlaşmadan dolayı kaybedilen su kütlesini ihmal edeceğiz. Tencerenin kapağı kapatılarak ve/veya su-hava arayüzünün yüzey alanını minimize eden tasarımlar kullanılarak bu varsayıma riayet edebiliriz. Zira su sadece arayüzden kaybedilir.

Varsayım 4: Suyun, boyutu enerji $\times$ kütle$^{-1}$ $\times$ sıcaklık$^{-1}$ olan sabit basınç altındaki ısı kapasitesine $C_{\rm s}$ diyeceğiz ve bu değerin sıcaklıkla fazla değişmediğini varsayacağız. Yine termodinamik tecrübe bunun da o kadar kötü bir varsayım olmadığını söylüyor.

Varsayım 5: Makarnanın kütlesine $m$, ısı kapasitesine $C_{\rm m}$ diyelim ve o da 4. varsayıma tabi olsun. Bu varsayım muhtemelen modelin en zayıf halkasıdır ve deneysel olarak sınanması gerekir.

Varsayım 6: Tencere içeriğinin hem su-makarna dağılımı hem de bir skaler alan fonksiyonu olarak sıcaklık yönünden homojen olması gerekiyor ki kısmi diferansiyel denklemler ayak altında dolanmasın. Tencereler çok büyükse bu varsayıma uymaları için iyi karıştırılmaları gerekir.

Varsayım 7: Yemek yaptığımız ocak sabit hızda ısı veriyor ve kimse ocağın ayarıyla oynamıyor.

Çözüm: Oda sıcaklığı $T_{\rm o}$, suyun kaynama noktası $T_{\rm b} > T_{\rm o}$ olsun. Makarna atılır atılmaz 1 nolu tencerenin düştüğü nihai dip sıcaklığa $T_{1}$ diyelim. Bu durum için yukarıdaki varsayımlar altında termodinamiğin birinci kanununu şöyledir. \[ \rho V_{1} C_{\rm s} (T_{1} - T_{\rm b}) + m C_{\rm m} (T_{1} - T_{\rm o}) = 0 \] Denklemi $T_{1}$ için çözdüğümüzde aşağıdaki kalabalık formüle ulaşırız. \[ T_{1} = \frac{\rho V_{1} C_{\rm s}T_{\rm b} + m C_{\rm m}T_{\rm o}} {\rho V_{1} C_{\rm s} + m C_{\rm m}} \] Benzer işlemleri 2 nolu tencere için de yinelediğimizde \[ T_{2} = \frac{\rho V_{2} C_{\rm s} T_{\rm b} + m C_{\rm m}T_{\rm o}} {\rho V_{2} C_{\rm s} + m C_{\rm m}} \] bulunur.

Her iki sıcaklık değerini de parametre kalabalığından kurtarmak ve işlem hatası riskini en aza indirmek için $\alpha := m C_{\rm m} / \rho V_{1} C_{\rm s}$ ve $\kappa_{2} := V_{2}/V_{1} \leq 1$ ve $\kappa_{1}:= V_{1}/V_{1} = 1$ niceliklerini tanımlayalım. O zaman \[ T_{1} = \frac{\kappa_{1} T_{\rm b} + \alpha T_{\rm o}}{\kappa_{1} + \alpha} \ \ \ {\rm ve} \ \ \ T_{2} = \frac{\kappa_{2} T_{\rm b} + \alpha T_{\rm o}}{\kappa_{2} + \alpha} \] olur.

Çözümün kilit basamağı tencerelerin tekrar kaynama noktasına gelmeleri için geçen süreyle bu esnada almaları gereken ısının doğru orantılı olduğunu görmek. Bahsi geçen ısı değerlerini hesaplayalım. \begin{eqnarray} \nonumber q_{1,2} &:=& \rho V_{1,2} C_{s} (T_{\rm b} - T_{1,2}) + m C_{\rm m} (T_{\rm b} - T_{1,2}) \\ \nonumber &=& m C_{\rm m} (T_{\rm b} - T_{\rm o}) \end{eqnarray} Aradaki basamaklar okura alıştırma olarak bırakılmıştır. $q_{1,2}$ ısılarının iki tencere arasındaki tek fark olan hacım değerlerinden bağımsız çıkması her iki tencerenin de yeniden kaynama noktasına gelmek için aynı miktarda ısı alması gerektiğini söylüyor. Problemimizin en counterintuitive sonucu bu.

Ödev 1: Yukarıdaki varsayımlar altında hiç işlem yapmadan da bu problemin çözülebileceğini gösteriniz.

Ödev 2: 5. varsayımı biraz gevşetelim ve makarnanın ısı kapasitesi sıcaklığa bağlı, integrallenebilir ve pozitif değerli bir fonksiyon $C_{\rm m} := \gamma (T)$ ile verilsin. Sonuç değişir miydi?

17 Temmuz 2020 Cuma

Servet-i Fünun'da tefrika edilmiş bir Şikago seyahatnamesi

Takdim

Bu postada İBB Atatürk Kitaplığı'nda 917.73 GRA 1321 H/1903 k.1/1 yer numarasıyla bulduğum ve yine katalogda yazarının Baron Manda de Grasi olduğu yazan Şikago Şehri başlıklı Osmanlıca bir kitapçığın tam transliterasyonunu paylaşıyorum. Tarayıcıdan geçirilerek pdf versiyonu erişime açılan kitapçık kapaklarıyla beraber 40 sayfalık küçük bir seyahatname tarzında. Üzerinde 1321 senesi zarfında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edildiği ve daha sonra kitap halinde Matbaa-i Ahmed İhsan tarafından basıldığı yazıyor. Kitapta çevirmenin adına veya eserin aslına dair bir bilgi yok. Ara da bul!

Biz de öyle yaptık. Öncelikle Boğaziçi Üniversitesi'nin Servet-i Fünun projesinde bu eserin transliterasyonunu aradık ama proje derginin 734. sayısına kadar uzanmadığı için yoktu. Milli Kütüphane arşivinde tefrikanın ilk bölümünün derginin 18 Mayıs 1905 tarihli 734. sayısında olduğunu farkettik. Milli Kütüphane'deki mikrofilm İBB nüshasında odaklama probleminden dolayı okunması pek güç olan iki sayfayı da kolayca deşifre etmemizi temin etti. Dergide çevirmenin adı var: Ahmed İhsan. İnternette yaptığımız arama sonucunda eserin yazarının Baron Edmond de Mandat-Grancey olduğunu ve Fransızca aslının Chicago başlığı altında erişime açık olduğunu gördük.

Mandat-Grancey 19. yy sonlarına doğru dünyayı gezip, gördüklerini yazan bir Fransız. Amerika gezisini de kitaplaştırmış ve Chicago adlı kitapçık Amerika gezisine dair daha geniş kapsamlı çalışmasından çıkarılarak tertip edilmiş. Eserin kısalığına rağmen Osmanlı'nın son dönemindeki pek çok çeviride olduğu gibi kitapçığı özetleyerek çevirmişler. Fransızca bilmeseniz de bunu mukayeseli olarak aslının sayfalarına baktığınızda anlıyorsunuz. Çevirinin özellikle sonlarına doğru birkaç cümleyi anlamakta güçlük çektim. Ya dizgi hataları veyahut aceleye getirilmiş bir çalışma var ortada.

Tüm olumsuzluklarına rağmen bu çevirinin 19. yy sonlarında Kuzey Amerika'ya bir Fransız seyyahın bakışını Osmanlıca'da sunması bakımından ilgiye şayan bir okuma olduğuna inanıyorum.

Mustafa Demirplak, 17 Temmuz 2020, Konya


AMERİKA'DA BİR ŞEHRİN TEVELLÜDÜ
-Medhule-

      Bundan takriben iki yüz elli sene evvel Kanada'daki misyoner heyetlerine mensup Jülye ve Market namında iki cizvit papası o vakitler ırk-ı ebyaza mensup kimselerce tamamıyla meçhul ve yalnız nimbedevi bir halde kabail ile meskun bulunan Büyük Göller Havalisi'ne doğru bir seyahat icra eylediler. Bu seyyahlar Mişigan namı verilmiş olan o cesim gölün savahilini dolaştıkları sırada münteha-i cenubiyyesinden birkaç mil mesafede sahilin adeta doğrudan doğruya şimale doğru çıktığını gördüler. Bu esnada göle mensup olan geniş ve derin bir kanalın kenarına vasıl oldular. Bu kanalın tulı bir milden kısa idi. Diğer ucuna derin fakat kısa iki nehir mensup oluyordu. Nehirlerden biri şimal diğeri cenub tarafından geliyordu. Bu alçak ve ratıb kıtanın manzarasında pek hoşa gidecek bir şey yok idi. Maamafih misyonerlerin nazarıdikkatini celbeyledi. Cıvarda derilerinden kürk yapılan hayvanat gayetle mebzul idi. Bundan dolayı İllinoi Kabilesi'ne mensup Amerika ehali-i asliyyesi bu nehrin ağzında bir mevki edinmişlerdi. Küçük kabail yaz mevsiminde çayırlar arasında buffalo namı verilen hayvanı sayd ve şikar için uğraştıktan sonra kışın buraya geliyorlardı.
      Rahip Jülye ile Market'in seyahatinden sonra Kanada kıtasıyla İllinoiler arasında bir dereceye kadar bir münasebet tesis etti. Her ilk baharda bazı seyyahlar havaların güzelliğinden istifade ederek Kebek Şehri'nden hareketle göllerden bilmürur yerlilere bazı emtia getirir ve bunları kış mevsiminde topladıkları kürklerle mübadele ederlerdi. Maamafih daimi bir ikametgah tesis etmemişlerdi. Ancak 1804 tarihinde Memalik-i Müttehide-i Amerika Hükumeti şüphesiz bu havali üzerindeki hakimiyetini muhafaza etmek fikriyle bataklıklar arasında bir merkez tesis eyledi. Buna
Dirbon KalasıFort Dearborn
namı verildi. 1812 tarihinde İllinoiler bu kalayı yaktılarsa da 1816'da tekrar inşa olundu. Artık bu defa o havali suret-i katiyyede işgal edildi. 1830 tarihinde yüz kadar tacir ve avcı kaladaki asakirin himayesi altına sığınarak burada teessüs ettiler. 1837 tarihinde bu köy dört bin nüfusluk küçük bir şehir haline geçmişti. Artık bundan sonra pek süratle terakki etti.
      İşte Şikago Şehri bu suretle tevellüd etti. Nüfus gittikçe o kadar şayan-ı hayret bir surette tezayid eyledi ki istatistiklerin bu bapta irae ettikleri erkama insanın adeta inanmayacağı geliyor.
      1840 tarihinde Şikago Şehri'nin nüfusu 4.479 kişiden ibaret idi. 1844'te miktar-ı nüfusu 8.000'e, 1850'de 29.000'e, 1855'te 109.000'e,
1863nüshada 1853 yazıyor
'te 150.000'e, 1866'da 265.000'e, 1870'te 300.000'e, 1880'de 503.000'e, 1890'da 1.099.850'ye,
1912nüshada 1812 yazıyor
'de 1.420.000'e baliğ oldu. Amerikalılar'la Avrupalılar'dan, hasılı karmakarışık birtakım kimselerden mürekkep olan bu Şikago sekenesi şayan-ı hayret bir gayret ve faaliyet eseri gösterdiler.
      İbtida ormanları açarak tarla haline kalb eylediler. Aynı zamanda cesim hüzzazhaneler tesisiyle ormanlardan istifade çaresini buldular. Elde edilen tarlaları derhal ziraa eylediler. İllinoi tarlalarının kuvve-i inbatiyyesi şayan-ı hayret bir derecede idi. Hayvan yetiştirmek de Şikago Şehri için büyük bir manba-ı servet teşkil eyledi. Cesim sığır ve hınzır sürüleri o havaliyi beslemeye kafi geldikten başka ihracat icrasını da temin etti. İşte bu sayede Şikago Şehri gayet mühim muamelat-ı ticariyyeye merkez oldu. Amerika'da Nev York'tan başka Şikago'ya rakip olabilecek bir şehir yoktu. 1871 tarihinde dehşetli bir yangın Şikago'yu tahrip etti ki halde elyevm
Melike-i BahiyratGöller Kraliçesi
namıyla yad edilen Şikago, Nev York'tan sonra Amerika'nın ikinci ve umumi dünyanın yedinci şehridir. Şikago'da 250 otel,
531 gazetegazete derken tüm süreli yayınlar da dahil galiba
, 221 mektep, gayet güzel caddeler, bahçelerle muhat köşkler vardır. Etrafı büyük caddeler ve korularla muhattır. Bunların mesaha-i sathiyyesi 800 hektara baliğ olur. Fakat Şikago Şehri'nin asıl büyüklüğü servet-i sınaiyye ve ticariyyesindedir.
      Şikago Şehri 1871 yangınından evvel Nev York'u geçmişti. O zaman Şikago'ya nispetle Nev York Şehri faal ve huruşan bir şehre nispetle bihareket, durgun bir köy gibiydi. Fakat yangın bütün o asar-ı mamurini mahvediverdi. 1884 tarihinde
Baron dö Manda GrasiBaron de Mandat-Grancey
Amerika'yı ziyaret eylediği zaman Şikago yine eski mamuriyyet ve faaliyeti iktisab eylemişti. Artık o tarihten sonra terakkisine halel gelmedi. Bu şayan-ı hayret terakkinin en birinci sebebi Şikago'nun Nev York ile San Fransisko arasında en yaşlı nokta-i tevakkuf olmasıdır.
      Şu küçük seyahatname işte 1884 tarihinde Amerika'yı gezmiş olan
Baron dö Manda GrasiBaron de Mandat-Grancey
'nin asarından müstahreçtir. Vakıa seyahatin tarih-i icrası biraz eski ise de eserin mükemmeliyet ve nefaseti şu küçük sahifeleri her vakit şayan-ı mütalaa-i asar cümlesinden madut bulundurmaktadır.

ŞİKAGO ŞEHRİ
-I-
Nev York'tan Şikago'ya

      Nev York'tan Şikago'ya 1640 kilometro vardır. Mahdut tren namı verilen bir şimendiferle seyahat ediyoruz. Bu trenler iki yatak vagonuyla bir yemek ve bir cigara salonundan, bir de yük vagonundan mürekkep olup altmıştan ziyade yolcu alamazlar. Eşyanın miktarı ne olursa olsun bu trenlerde meccanen naklolunur. Seyahat yirmi altı saat imtidat eder. Eğer iki saatlik bir tehir vukua gelecek olursa şimendifer kumpanyası yolcuların her birine beş dolar tazminat vermeyi deruhte etmiştir. Ücret-i nakliye adam başına 125 franktır. Fransa'da olsa bu kadar mesafe için adi bir birinci sınıf biletini 170 franka verirler, hem de eşya için ayrıca para alırlar.
      Kondüktör bizi biletimizde muharrer numeroya göre vagondaki yerimize götürdü. Buraya yerleştikten sonra vagonları seyretmek için trenin bir başından diğer başına kadar gezdik.
      Seyahat arkadaşlarımız birer birer geliyorlardı. İki kız da trene bindiler. Bunlar hiç de muhteriz, mahçup değildiler.
      Bir tanesi sordu:
      — Bizim yerimizin numerosu kaç?
      — Üç, işte burası.
      Arkalarında türlü türlü ufak tefek eşyalarını yüklenmiş bir halde iki kat yürüyen kondüktör bunları kemal-i memnuniyetle yere bıraktı. Fakat onlar eşyalarının suret-i tanziminden memnun olmadılar. Kondüktöre yerlerini değiştirdiler. O da kemal-i sabır ile arzularını icra eyledi. Artık çekilip gideceği zaman kızlardan biri dedi ki:
      — Öbür tarafa, dördüncü numeroya geçseydik nasıl olurdu? Oranın nezareti daha iyi.
      — Orası tutulmuş. Baksanız a, eşya vardır.
      — Ziyan yok, erkek eşyası. Kondüktör, eşyalarımızı öbür tarafa taşıyınız.
      Kondüktör bir dakika bile tereddüt etmeksizin bizim eşyamızı yolun ortasına atarak kızların sözüne itaat etti. Çok şükür ki diğer sol tarafın nezareti iyi ise de güneş olduğunu söyledi de öteki fikrinden vazgeçti. Eşyalar tekrar o taraftan beri tarafa taşındı. Artık yerlerinde katiyyen yerleştiler.
      Tren hareket etti.
Niv CersiNew Jersey
Şehri'nin sokaklarından kemal-i süratle geçiyorduk. Makinist bir taraftan düdük çalarken diğer taraftan ateşçi de lokomotifin buhar kazganı üzerine mevzu cesim bir çanı var kuvvetiyle çalıyordu. Bu ihtiyat beyhude değildir. Çünkü yolun kenarında parmaklık yoktur. Yayalar kaçıp kendilerini kurtarıyorlar. Tramvayların bargirleri vagonların basamağına başları dokunurcasına sokuluyorlar. Bazı kere adam çiğnendiği de oluyor. Fakat buna o kadar ehemmiyet vermiyorlar gibidir. Lokomotifin önünde baş aşağı çevrilmiş ehram şeklinde bir alet var ki yol üzerindeki şeyleri alıp yukarıya bir mahal-i mahsusa atıyor. Şimendiferin seviyyesi sokak ile musavi olan mahallerde de ufak harflerle:
      Çan sesi işittiğiniz zaman şimendiferden sakınınız ibaresini havi bir ihtarname rekzedilmiştir. İşte bu kadar ihtiyatı kafi addederek bunları mevcudiyetine rağmen çiğnenenleri kabahatli buluyorlar.
      Çok geçmeden varoşları arkamızda bırakarak kıra çıktık. Avrupa'da büyük şehirlerden böyle çıkıldığı zaman birçok adi meyhaneler göze çarpar. Burada bunlardan eser yoktur. Çıplak bir sahradan geçiyoruz. Tarlalar yeni açılmış. Üzerlerinde cılız otlar var. Araları çamurlu caddelerle ayrık. Deniz çekilerek bunları meydanda bırakmış. Her tarafta hadsiz hesapsız trenler görülmese insan kendisini hali bir yerde zannedecek. Yoldaki kayaların kaffesinin üzerinde kocaman beyaz ve siyah harflerle reklamlar, ilanlar görülüyor. Bunların arasında su-i hazma karşı icat edilmiş bir hap ilanı var ki sahibi olan Mösyö
Şenk'inShenck'in
bu uğurda bir hayli para sarfettiğinde şüphe yok. Bir sürü boyacı Memalik-i Müctemia'nın her tarafını dolaşarak dağlara taşlara icadgerdesi olan hapların havass-ı hayretbahşasını yazmışlardır.
      Arada sırada
handanşen
manzaralı vadilerden geçiyoruz. Su mecralarının bataklık sahillerinde meşe ve söğüt ağaçları görülüyor. Arazinin ziraate müsait olan yerleri hep mezrudur. Fakat hiçbir yerde Avrupa köylülerinin manzara-i aslıyye-i tabiatı değiştirircesine tabiatla mübarezede gösterdikleri cehd ve gayretin asarını göremiyoruz. Halbuki buraları iki yüz seneden beri meskundur.
      Amerikalılar ellerindeki araziyi ıslah etmektense yüzlerce fersah uzaklara giderek bakir ve daha ziyade münbit araziyi taharri etmeyi tercih eylerler.
      Ötede beride gördüğümüz çiftlikler hep tarlaların ortasında bir tepe üzerinde inşa olunmuştur. Çiftlik binaları beyaz boyalı, ahşap ve birer kattır.
      Amerika çiftlikleri
arzgenişlik
ve
irtifayerden yükseklik
cihetiyle hep birbirlerine benzer. Yalnız uzunlukları değişir. Oldukları yerde can sıkılırsa altına
ufki suretteyatay şekilde
direkler, kızaklar koyarak biraz daha uzağa çekip götürüyorlar. Geçen gün Nev York'un civar mahallelerinde bir evin bu suretle nakledildiğini görmüştüm.
      Saat on birde Filadelfiya'ya vasıl olduk. Şimendifer buradan sonra arızalı araziden geçer. Buraları bize ziraatte terakki noktainazarından şimdiye kadar gördüğümüz havaliye faik geldi. Her tarafta bir çok çiftlik ebniyesi müşahade ediyoruz. Bunların bazıları taştan yahut tuğladan inşa edilmiştir. Çayırlarda, meralarda dahi biraz daha itina eseri var. Mesakin o kadar sık ki insan kendisini Fransa yahut İngiltere sahralarında zannedecek. Şayan-ı dikkattir ki evlerin etrafında gözelce mezru bahçeler, hüsn-i halde muhafaza edilmiş yollar yok. Çitler de pek şayan-ı hayret. Tarlalar Avrupa'da olduğu gibi adi bir çit ile yekdiğerinden tefrik edilecek yerde başka türlü yapılmıştır. Dört kazık kakarak aralarına üstüste on, on beş tane uzun direk uzatmışlar. Sonra bunlarla yirmi beş, otuz derecelik zaviye teşkil edecek surette başka kazıklar kakarak aralarına yine ufki direkler uzatmışlar. İşte bu suretle tarlaların etrafında bir
hatt-ı münkesirkırık çizgi
halinde birer duvar vücuda gelmiş. Vakıa bunun inşasında bir zahmet yoksa da çok kereste sarfiyatına meydan verir. Hiç şüphesiz civar ormanlar pek tahrip ediliyor. Amerika'da ormanlar o kadar tahrip, kereste o kadar israf ediliyor ki hayret etmemek elden gelmez. Hiçbir tarafta güzel bir ağaç yoktur. Bunların kaffesi kesilmiştir.
      Pensilvanya Kıtası'nın hatta bütün Memalik-i Müctemia'nın en meskun ve en güzel mezru bir kısmında bulunuyoruz. Geçtiğimiz şehirlerin, kasabaların birçoğu on sekizinci asırda mevcut ve mamur idi.
      Saat ikide Harrisburg'a vasıl olduk. Burası otuz bin nüfuslu güzel bir şehir olup vaktiyle makarr-ı idare idi. Servet-i ziraiyyesinden maada bu havali sınai-i madeniyyeye merkez olmak itibarıyla da haiz-i ehemmiyettir. Her dakika demir izabesine mahsus mühim yüksek ocaklar görüyoruz. Bunların etrafında hakiki birer küçük şehir vücuda gelmiştir.
      Bir kilometro tulında güzel bir demir köprü üzerinden
SuskehanSusquehanna
Nehri'ni geçtik. Çok geçmeden gayet latif vadilere daldık. En son dahil olduğumuz
JonyataJuniata
Vadisi bizi
AleganiAllegheny
Dağları'nın eteklerine kadar götürecektir. Etrafın dağlık hali gittikçe tezayid etmek üzere artıyor. Ehali gittikçe azalıyor. İki üç saat
JonyataJuniata
Nehri'nin kenarından gidiyoruz. Bunun etrafı zirveleri sık meşe ormanlarıyla mestur tepelerle muhat aralarından bir takım küçük ırmaklar şelaleler teşkil ederek nehre mensup oluyor. Buraları hakikaten cidden latif. Bizi son derecede mahzuz eyledi.
      Trenin sürati pek ziyade olmakla beraber pek sarsılmıyoruz. Yol pek güzel yapılmıştır. Hele vagonlarımızın ziynetine, cami olduğu esbab-ı istirahate hiç diyecek yok. Vagon dahilinde doğrama kısımlarının kaffesi İtalyan mamulat-ı nefisesiyle karışıktır. Parkelerin üzerini kalın halılar örtüyor. Kanepelerin yüzü ile perdeler fantazi bir kumaştan yapılmış. Pek yumuşak ve zarif bir kumaş. Kilitlerin kaffesi nikelli. Gümüş gibi parıl parıl yanıyor. Pulman vagonu namını verdikleri bu vagonların kaffesi mucidine aittir. Hangi hat üzerinde işlerse sahibi şimendifer kumpanyasına bir miktar para verir. Şikago karibinde kain cesim destgahlarda bu vagonlardan birçok imal ederler. En ufak bir kısmı için bile gayet mükemmel fabrikalar vardır. Bu sayede pulman vagonlarının inşasında şayan-ı hayret bir derecede asar-ı nefaset ve mükemmeliyyet irae ediliyor.
      Vagonlar gayet temiz tutuluyor. Cigara salonunda büyük minderler, müteharrik koltuklar var. Hususi bir memur yolculara kitap satıyor. Yahut kira ile veriyor. Mektup yazmak isteyen kimse için de tekmil levazımıyla birlikte bir yazıhane mevcuttur. Hasılı bundan daha rahat ve hoş bir surette seyahat tasavvur etmek muhaldir.
      Öğleye doğru yemeğin hazır olduğunu haber verdiler. Yemek vagonuna girdik. Bu vagonun bir ucunda bir mutbah var. Burada üç aşçı çalışıyor. Bir tarafta da bir kiler yapmışlar. Yemekler pek mütenevvi ve mebzul. Bize nefis bir taam çıkardılar.
      Vagona girdikleri zaman bahsettiğim iki Amerikalı kız sabahtan beri vagonda dolaşan bir çocuktan muz, şeftali gibi meyveler satın alıp muttasıl yemişlerdi. Bu kendilerinin iştihasını hiç kaçırmamış. Yanımızdaki masaya geldiler. Şu iki Amerikalı misin öğle yemeğinde ne yediklerini Avrupa kızlarına haber vermek isteriz.
      Amerikalı nazik matmazeller iştiha açmak için ibtida iki üç tane suda pişmiş mısır yemekten işe başladılar. Sonra kendilerine bir bardağın içine kırılmış iki yumurta getirdiler. Buna birçok tuz, biber, sair baharat ilave ederek parmaklarının ucuyla güzelce karıştırdılar. Kemal-i memnuniyetle içtiler. Daha sonra bir hıyar ile iki tane çiğ ve kocaman domatez istediler. Bunları ince ince dildiler. İki büyük sirke kaşığının içinde ezdikleri bir takım baharatı da üzerlerine dökerek zeytin yağı ilave etmeksizin salata halinde yediler. En nihayet kayısı reçeli ile bu garip yemeğe hitam verdiler. Bu genç kızlar Mösyö
Şenk'inShenck'in
su-i hazm hapları nerede satıldığını defterlerine kaydetmelidirler. Çünkü onlara pek ihtiyaçları olacak.
      Saat altıya doğru
AltunaAltoona
Şehri'ne vasıl olduk. Tren diğerleri gibi ahşap bir istasyonda bir müddet tevakkuf etti. İstasyonun etrafında evler, oteller var. Sahranın manzarası bir müddetten beri gittikçe azamet kesbetmişti. 1858 tarihinde
Pensilvanya RaylrodPennsylvania Railroad
kumpanyası hattı yeni küşad ettiği zaman etraf-ı havali cesim bir ormandan ibaret idi.
      Şimdi
AltunaAltoona
yirmi bin nüfusluk güzel bir şehirdir. Sokaklarında birçok tramvay arabaları işler. Bizi buraya kadar getiren lokomotife büyük bir lokomotif daha ilave olundu. Çünkü
AleganiAllegheny
Dağları'nı aşarak Bahr-i Muhit-i Atlasi Havzası'ndan Meksika Denizi Havzası'na geçeceğiz. Ocakları antrasit ile doldurdular. Kullanılan yegane madde-i muhterika bundan ibarettir. Cesim bacalar duman püskürmeye başladı. Makinistler buhar musluklarını açtılar. Kondüktörler vagonlara girilmesini ihtar etti. Tren hareket eyledi. Çan sesleri herkese şimendiferden sakınmayı ihtar ediyordu. Çok geçmeden şehrin muntazam caddelerinden çıkarak ormana girdik, dağın sath-ı mailine tırmanmaya başladık. İki lokomotifin bizi sürüklediği yokuşun irtifaı ne kadar olduğunu bilemem. Fakat herhalde ziyade olmalı.
      Etrafın manzarasına gelince, bu pek latif. Geçtiğimiz cesim çam ormanı maatteessüf tahribata uğramıştır. Asırlarca Amerika yerlilerinin karargahlarına melce teşkil eden eflake ser çekmiş cesim ağaçlar ihtimal ki şimdi şimendifer hattına ray hizmetini görüyor. Herhalde şimdi bunların mürur-ı zaman ile kararmış kütüklerinden başka bir şey görülmüyor. O cesim ağaçlardan hiçbiri kalmamış. Fakat uzaktan bu boşluklar pek hissolunmuyor. Ufuk üzerinde alçalan güneşin mail bir surette tenvir ettiği orman gayet latif renkler iktisab ediyor. Hattın güzergahı büyük bir maharetle tersim edilmiş. Hat üzerinde mühim imalat-ı sınaiyye yok. Yalnız ta tepede iki üç yüz metro tulında bir tünel var.
      Dağın zirvesini aşmaya hizmet eden tepedeki tünelden biraz ötede
KressonCresson
'a vasıl oluyoruz. Burası gayet rabete nail olmuş bir kaplıca merkezidir. İstasyon garbında, gayet latif bir yerde cesim bir karbansaray inşa etmişler. Sonra yokuş aşağı inmek başladı.
Konok KrikConemaugh Creek
namı verilen bir seylin kenarından gidiyoruz. Toprak
çelikliferruginous, demirli
olduğu için bunun da suları kırmızıya boyanmış. Buralarda gayet güzel alabalık avlanıyor.
KressonCresson
'a kaplıcaya gelenler için eğlencenin nevi mevcuttur. Civarda kayak hatta ayı avına bile çıkmak kabildir. Herhalde burası dünyada gördüğüm yerlerin en güzelleri meyanındadır.
      Saat dokuzda Pitsburg Şehri'ne vasıl olduk. Yakındaki bir varoşta sakin olanlarla beraber bunun miktar-ı nüfusu iki yüz bine baliğ oluyor. Pitsburg Şehri bütün Amerika'nın en mühim sınai-i madeniyye merakizinden biridir. Gece pek karanlık olmakla beraber ufukta parlayan demir izabesine mahsus yüksek ocakların aleviyle münevver. Burada pek az tevakkuf ettik. Dehşetli bir fırtına gümbürtüleri arasında tekrar yola çıktık.
      Daha birkaç mühim şehirden geçtik. Her tarafta büyük bir asar-ı hayat kaynaştığı hissolunuyor.
      Elli seneden beri buraları ne kadar değişti! Elan İndiyana Kıtası'ndayız. Fakat neredeyse İllinoi Kıtası'na gireceğiz. Şimdi bu kıtanın Belçika kadar nüfusu vardır. Geçen gün bir Belçikalı 1836 tarihinde buraya ilk defa olarak geldiği zamanki hali anlatıyordu. Buralarda seyahat için o zaman bir arabaya binerek sair yolcuların yanına katılıp bir karaban teşkil etmekten başka çare yoktu. Her günü ferda için lazım olan gıdayı tedarik etmek üzere av urmağa ihtiyaç vardı. Bir akşam bir çay kenarını takip ederek karargahtan uzaklaşmıştı. Kastor denilen hayvanların yaptıkları setten dolayı göl halinde tevessü etmiş bir yere vasıl olunca yaban ördeği avlamak ümidiyle civardaki kamışların arasına saklandı. Birkaç dakika sonra civarda bir gürültü işitti. Başını çevirince kendisinden birkaç adım ötede yüz, yüzelli kadar yerlinin bargir üzerinde çaydan geçmekte olduklarını gördü. Çok şükür ki bunlar kendisini görmemişlerdi.
      Şimdi o civarda
MonotMonouth
namında bir şehir vücut bulmuştur. Şehrin miktar-ı nüfusu 15, 20 bine baliğ oluyor. İki üç şimendifer geçiyor.
      Arada sırada bataklık araziden geçiyoruz. Cinsini tayin edemediğim bazı ağaçların kökleri bu siyah ve durgun sulara gömülmüş. Bu bataklıkların üzerinde yaban ördekleri dolu. Trenin geçişinden hiç ürkmüyorlar. Buraları yazın ısıtma kışın romatizma yuvası olmalıdır. Fakat muhacirler buralarını hiç düşünmüyorlar. Bunlar yalnız binlerce seneden beri ağaçların altında biriken o güzel, tabii gübre sayesinde üstüste ne kadar mahsul alınabileceğini hesaba katıyorlar. Bazı yerlerde evler yapmışlar, etraflarında bir miktar tarla açmışlar. İlk senesi her ağacın etrafında kabuklarını dairenmadar soyarlar. Bu ağaç ertesi sene ölür. Sonra fırtınadan bu ağaçlar devrilir. Artık bunları ihrak etmek lazım gelir. İnekler kütüklerin arasında yetişen otları kemal-i lezzetle yiyorlar. Birkaç sene sonra topraktaki kökler çürür, sekiz on çift öküz koşulu cesim sapanlar bunları kolayca çıkarır. Ertesi sonbaharda çiftçi Şikago'ya kendi buğdayıyla dolu bir tren gönderebilir.
      Nihayet saat on buçukta cesim bir istasyona dahil olduk. Tren ağaç döşeli bir rıhtımın önünde durdu. Bu memlekette pek kesir olan yangın şurasını pek çabuk tahrip edebilir. Şikago'ya muvasalat etmiştik.
      İstasyonun avlusunda bizi otele götürecek omnibüsleri bulduk. Bunlara gayet güzel bargirler koşmuşlar.
      Sokaklardaki asar-ı faaliyet pek şayan-ı hayrettir. Geniş bir çayın altında açtıkları bir tünelden geçtik. Daha uzakta duran bir köprü üzerinden başka bir nehirden daha mürur ettik. Köprünün üzerinde iken her iki sahildeki rıhtımlara bağlı birçok sefain gördük. Bunların arasında maçunaların uzun kolları görülüyor. Küçük römorkörler arkalarına taktıkları gemileri göle doğru çekiyorlar. Hasılı deniz kenarında kain büyük bir limanın asar-ı şetaret ve faaliyeti burada nümayan.
      Nihayet omnibüsümüz son derece cesim bir binanın önünde tevakkuf etti. Nimküşade kapıdan büyük bir salon gördük. İçerisi gayet kalabalık idi. Grand Pasifik Oteli'ne gelmiştik.

-II-
Şikago Şehri

      İsimlerimizi otelin defterine yazdıktan sonra memur bizi ikinci katta kain bir apartmana götürdü. Bu daire iki oda ile bir salon ve bir hamamdan terkip ediyordu. Buralarını tenvir etmek üzere yirmi iki gaz memesi mevcut olduğunu bir bir sayarak gördük. Karyolalar gayet güzel olup temizliklerine de hiç diyecek yoktu. Gece gündüz soğuk ve sıcak suyu eksik olmayan hamamda ise birçok havlularla her nevi, her renkte sabunlar dolu duruyordu. Her tarafta halı var. Kapıya yapıştırılmış bir levha günde dört kere yemek de dahil olduğu halde adam başına yirmi frank vereceğimizi bize anlatıyordu. Bu rakamları zikretmekten kendimi menedemiyorum. Çünkü bu memlekette paranın kıymeti nazarıdikkate alınırsa bu kadar ucuzluğa akıl erdirilemez. Amerika'ya geleli beri arabaların pahalılığı, otellerin ucuzluğu beni hayrette bırakıyor. Şimdiye kadar seyahat ettiğim birçok memleketlerde otel parası verirken beni aldatıyorlar hissine kapılıyordum. Fakat burada hesap pusulasını tetkik ederken memurun hesapta şaşırmamış olduğuna emin değilim. Çünkü her şey pek ucuz.
      Öğle yemeğini yerken Şikago'da ne yapacağımızı düşündük. Önümüzde kırk sekiz saatimiz vardı. Vakitlerini boş geçirmemek isteyen seyyahlar ne yapmalıdırlar? Elimizdeki Rehber-i Seyyahin bu bapta bize şayan-ı istifade malumat veriyor. Ben limanda biraz da dolaştıktan sonra gölde balık tutmasını tercih ederdim. Çünkü Mişigan Gölü'nün balıkları pek meşhurdur. Fakat dostum bu teklifi pek müstehziyane kabul etti. İnsan Şikago'ya balık tutmak için değil hınzırları nasıl öldürdüklerini görmek için gelirmiş. Zaten bunu ben de merak ediyordum. Hınzırların suret-i itlafını görmeye gitmek için karar verdik.
      Hınzır sucuğu fabrikacısı olan Mösyö
ArmorArmour
'a tavsiyename almayı ihmal etmiş olduğumuz cihetle Şikago'daki bankerimizin nezdine giderek ondan bir tavsiyename aldık. Sonra
Unyun Stok YardUnion Stock-Yard
a gittik. Memalik-i Müctemia-i Amerika dahilinde Şikago Şehri'nin muamelat-ı ticariyesine faik muamelesi olan şehir Nev York'tur. Şikago Şehri'nin ticareti ise başlıca iki mühim noktada toplanıyor.
      Bir kere Şikago Şehri dünyanın en büyük hububat pazarıdır. Avrupa pazarlarını dolduran bütün o hububat ihracatı Şikago'nun elevator depolarında toplanır.
      Saniyen, Şikago Şehri dünyanın en çok itlaf edilen memleketidir. Konserve yapmak için de bir çok sığır kesilir. Fakat kesilen sığırlar, hınzırlara nispet edilirse hiç mesabesinde kalır.
      Bizim ziyaretine gittiğimiz
Armor ve ŞürekasıArmour and Company
'na ait müessese beş altı katlı cesim bir binadır. Bir tarafında ağıllar vardır. Şimendifer trenleri layenkatı buraya canlı hamulelerini boşaltırlar. Yeni gelenler eskileri ileriye doğru iterler. Bu zavallı hayvanlar mail bir satıhtan yukarı çıkarlar. Bu satıh müselles şeklinde olup re'si binanın birinci katı hizasına kadar yükselir.
      Biz bu birinci kata diğer taraftan bir merdiven ile çıkıyoruz. Merdiven akan kanlardan vıcık vıcık olmuş. Bizi büyük bir salona ithal ettiler. Burası hakkında işittiğim sözlerde pek ziyade ifrat edilmemiş olduğunu teslim ediyorum. Nimçıplak, üstleri başları kan içinde birtakım adamlar birtakım korkunç makinelerin arasında öteye beriye koşuyorlar. Tahtaların üzerinde karmakarışık süprüntüler dolu. Sivri çengelleri haiz zencirler tavana asılı. Çıkrıklara sarıldıktan sonra yere doğru sarkıyorlar. Ayaklarımızın altında üç dört metro dıl'ında, iki metro derinliğinde murabba bir kuyu var. Arada yaylı bir kapı açılıyor. O zaman bir sürü hınzır görüyoruz. Aşağıdaki hayvanların tazyikiyle önde bulunanlardan on, on beş tanesi kuyuya düşüyor. O zaman kapı kapanıyor. Bir adam bunların içine atlıyor. Rastgelen birinin bacağını yakalayarak gördüğümüz çengellerden birine takıyor. Buharla müteharrik bir çıkrık üzerine sarılan zincir hınzırı kaldırarak uzun bir sath-ı mail üzerinde ağır ağır aşağı indiriyor. Yolun ortasında bir adam bekliyor. Hınzır geçerken bir bıçakla boğazını yarıyor. Telef edildiğini gördüğümüz hınzır Kanunusani'nin ibtidasından beri itlaf edilen üç yüz elli bininci hınzırdır!
      Nihayet hayvanların tebrid edildiği buzhaneye kadar gittik. Sonra bize darüssınaiyi gezdirdiler. Burada dört yüz işçi et kıyan makinelere bir taraftan nezaret etmekle beraber diğer taraftan tulları kilometroları geçen sucuk imal ediyorlar.
ArmorArmour
ticarethanesinde üç bin beş yüz işçi çalışır. Senede bir milyon iki yüz binden ziyade hınzır itlaf olunur. Butların iste kurutulduğu daireyi de gördük.
      Sığırların suret-i itlafını görmemiş olduğumuz için sonra oraya da gittik.
      İtiraf etmeliyim ki ilk tesiri korktuğum kadar müstekreh olmadı. Sığırların suret-i itlafı oldukça şayan-ı temaşa bir surette cereyan ediyor. Tahtadan yapılmış küçük, garibüşşekl bir iskele üzerinde iri bir adam gördük. Başında tüylü bir şapka olduğu halde kemal-i ciddiyetle dolaşıyordu. Almanca bir şarkı söylüyordu. Şarkının içinde saf semalarda uçan beyaz bulutlardan, çimenler arasında akan berrak çayırlardan bahsolunuyordu. Bize en garip gelen ciheti bu iri adamın elinde ağzı yere müteveccih olmak üzere bir karabina bulunuşu idi. Teganni ettiği şarkının ahengine refakat ediyor gibi her adım atışta bir silah atıyordu. İskelenin nihayetine gelince tüfengini bırakıyor, alnını siliyor, bir bardak bira içiyordu. Bizi görünce eliyle yanına gitmemizi işaret etti. Küçük bir merdivenden çıkarak oraya gittik. Yanına vardığımız zaman merakımızı izale eyledik.
      Önümüzde gayet dar ahır bölmelerine müşabih olmak üzere yirmi beş bölme vardı. Sol tarafımızda bu bölmeler üst katlarını gezdiğimiz büyük binaya istinad ediyordu. Hepsi yekdiğerinden yaylı bir kapı ile tefrik olunmuştu. Diğer taraftan aynı suretle yapılmış bir kapı bunları dört beş yüz sığırı havi cesim bir ağıl ile iştirak ettiriyordu. Ağılın içinde bargirlere binmiş on kadar adam ellerinde kamçılarla bu sığırları sıkışık bir halde tutuyorlardı.
      Biz oraya vardığımız zaman bölmeler boştu. Sol taraftaki kapılar kapalı idi. Bir yay vasıtasıyla birdenbire sağdaki kapılar açıldı. En önde duran yirmi beş sığır önlerinde açık gördükleri yere atıldılar. Bunlar girer girmez kapılar kapandı. Her hayvan bu suretle yedi sekiz kadem irtifaında tahta bölme ile yekdiğerinden ayrılmış bulunuyordu. İşte o zaman avcı iskele üzerinde gezintisine başlıyordu. Bu iskele bölmelerin kaffesine hakim bir surette yapılmıştı. Sığırlar kendisinin sesini işittikçe başlarını kaldırıyorlardı. Avcı da elinde mükerrer ateşli karabina ile sığırların alnına bir kurşun sıkıyordu. Sonra diğer hayvana geçiyordu.
      Hayvan urulur urulmaz telef oluyor, bu esnada sol taraftaki kapı açılarak oradan aşağı düşüyordu. Kapının aralığından kasapları farkediyorduk. Beş dakikadan az bir zaman zarfında avcı işini bitirerek yanımıza geldi. Bu adam senenin beş altı ayında günde üç yüzden altı yüze kadar sığır itlaf ediyordu. Kendisine bu işleri hep aynı karabina ve aynı hava ile mi gördüğünü sorduk. Karabinayı sık sık değiştirirse de şarkının makamını hiç değiştirmediğini söyledi.
      Sığır öldürmek sanatına vakıf olduktan sonra bunların nasıl parçalandıklarını da gördükten sonra
ArmorArmour
ticarethanesini kemal-i memnuniyetle terkettik. Maamafih çıkarken ağıllara da göz gezdirdik. Bunlar bir defada yüz elli bin hınzır istiab edebilecek bir cesamette inşa olunmuştur. Buradaki hınzırların kaffesinin rengi siyahtır. Cesametleri ziyade olmamakla beraber oldukça semizdirler.
      Bu kadar çok hayvan
PrariPrairie
kıtasında yetişiyor. Bunların hemen hepsi Kansas'tan, İllinoi'den, Ohayo'dan, Missuri'den, İndiyana'dan geliyor. Hayvanların ziyadeliği mısır buğdayı mahsulüne tabidir. Çünkü hınzırların gıdası mısır buğdayıdır. Hınzır ağıllarından sonra sığır ağıllarını gezdik. Sığırların muhtelif yerlerden geldiği cinslerinin ihtilafından belli oluyor. Cenub taraflarından gönderilen hayvanlar güzel, uzun boynuzlu ise de semirmeye istidatları yoktur. Bunlar Teksas taraflarının adeta nimyabani ırkıdır. İngiltere'den getirilen Durham cinsi damızlıkların kesretinden dolayı bunların nesilleri münkatı olacaktır. Garp taraflarından gönderilen sığırlar ise İngiltere'nin meşhur Durham cinsinin evsafına tamamıyla maliktir. Bu sığırlar üç dört yaşındadır. Yabani bir halde büyütülmüşlerdir. Avrupa'da salhhanelerde gönderilen sığırların nısfı derecesinde semiz değildirler. Maamafih buraya gayet uzak yoldan geldikleri halde bozulmamışlardır. Etleri de gayet iyidir. Canlı oldukları halde sıkletleri 600-800 kilogramdır.
      Sığır ağıllarını gezerken Amerika'nın müsait ve hali taraflarında sığır yetiştiren ve kovboy namıyla yad edilen adamları da gördük. Bunlardan daima birkaç yüz tanesi garp taraflarının meralarını terk ederek hayvanlara buraya kadar refakat eyler. Cılız, küçük bargirlere binerek her tarafa koşarlar, gelir giderler. Eğerlerin bir tarafına lasso tabir olunan bir meşin kamçı asılmıştır. Eğerlerin üzengileri tahtadandır.
      Dün
Stok YardStock-Yard
'dan gelirken bazı ufak tefek kitaplar aldım. Bu malumatı bana o kitaplar verdi. Şikago'dan mufarakattan evvel görüştüğümüz iki Şikagolu da bize memleketlerini methedip durdular. Hatta bunlardan biri Avrupa'da mimarlık nokta-i nazarından Şikago'ya faik bir şehir bulunmadığını bile iddia etti. Tehaffi-i şevke bunlar delil makamında daima fiyatı ortaya sürüyorlar. Burada adet böyledir.
      Şikago'da dolaştığı zaman insan, masrafa hiç ehemmiyet verilmeyerek her şeyi büyük ve güzel yapmak arzusunu takip etmiş olduklarını anlar. Maamafih tarz-ı mimari karmakarışıktır. Zevk-i selim bu karışıklık içinde şaşırıyor. Arabacı bize şehrin mebani-i meşhuresini gezdirirken işte böyle düşünüyorduk. Bu meyanda gördüğümüz üç otel büyüklük cihetiyle bizim nazil olduğumuz Grand Pasifik otelinden hiçbir vecihle aşağı kalmaz. Yemek salonuna inmeden evvel yolcular yattıkları odadan dört beş kuş urabiliyorlardı. İşte o eski tenha otelin yeri iki milyon dolara yani on milyon franka füruht olunmuştur. Otelin binası da on milyon franka mal olmuştur.
      Bu otellerin kaffesi son derece müzeyyen bir surette yapılmıştır. Fakat bu memleketin adamları ne garip bir zevke malik! Grand Pasifik Oteli'ni inşa eden mimar hiç şüphe yok bir tarafta büyük bir binanın sütunları olur diye okumuş olacak. Fakat sütunlar merdivenin şekline iras-ı halel edeceğinden yalnız direk dibi ile direk başlıkları yapmakla iktifa etmiş. Direk kaideleri bittabi yere istinad ediyor. Direk başlıkları ise tavanda muallak bulunuyor. Aralarında hiçbir şey yok!
      Büyük caddelerden birinde bargirlerin yerine garip bir usül cer ikame etmişler. İki ray arasında birkaç santimetro derinliğinde bir çukur var ki burada tekerlekler üzerinde birkaç kilometro tulında nihayetsiz bir halat cereyan ediyor. İki uçta buharla müteharrik çıkrıklara dolanıyor. Her araba bu halata bir çengel ile merbut. Halatın hareketi arabayı tahrik ediyor. Çengel kurtarılınca araba da duruyor. Bu üsülden pek istifade ettikleri görülüyor. Yolların düz ve muntazam olması buna pek yardım ediyor.
      Yaya kaldırımlarının kısm-ı azamı ağaçtan yapılmıştır. Bunların yarileri çürümüş. Birçok yerleri çökmüş. Herhalde son derecede pis yedi sekiz katlı gayet güzel kargir binaların yanında pis, murdar ahşap barakalar görülür. Boş arsaların seviyyesi caddelerin hizasından altı kadem yüksektir. Çünkü tekmil süprüntüleri buralara dökülüyor. Onun için arsalardan gayet murdar bir koku intişar eder.
      Her meyhanenin kapısında meşrubat ve mekulat tarifesi asılı. Yağlı, pis masalar üzerine adi karavanalar dizilmiş. Masaların üzerinde meşmaa bile yok. Çatallar demirden. Müşterilerden her biri destgaha giderek fırında pişmiş bir parça sığır eti ile suda haşlanmış sebze alıyor. İçine bir de hıyar ilave ediyorlar. Herkes memnun oluyor. Meşrubat namına müşterilerin ağaç bir tekneden kaşıkla almaya hakkı var. Bunun içine kocaman bir buz konulmuştur.
      Şikago'da bulunduğumuz esnada, elevator tabir olunan buğday depolarından birini de gördük. Bu depoların icadı hububat ticaretinde büyük bir tahavvül-i mesmude meydan açmıştır. Şikago'da yirmi dört elevator vardır. Biz bunların en mühimini gezdik. Bu gölün ve nehirin kenarında idi. Rıhtıma üç dört sefine yanaşmış, hamule alıyorlardı. Bizim depoya hin-i muvasalatımızda buğday yüklü kocaman bir tren şu altı katlı cesim binanın yegane menfezi olan büyük kapıdan içeri daldı. Her vagonun dibi açılarak buğdayların raylar arasına açılmış çukurlara dökülmesini temin ediyor. Tren buğdayı boşaltıp da gider gitmez bostan kuyularından su çıkarır gibi zincirle müteharrik bir takım koğalar buğdayı yukarı kata çıkarıyorlar. Uzun bir merdivenden biz de buraya çıktık.
      Yetmiş seksen metro tulında uzun bir daireye yapılmış bir takım bölmede yüz binlerce hektarlık arazinin mahsülü birikir. Oradan Avrupa'ya gönderilir. Bu daire bir milyon sekiz yüz bin buşel hububat istiab edebilir. (Bir buşel 17,5 kilogramdır.)
      Bu elevator depoların teşkilatı şayan-ı dikkattir. Amerika çiftçileri mahsülünü idrak ettiği zaman bunu kendi nezdinde hıfz edeceği yahut bizzat pazara çıkaracağı yerde bu depolardan birine gönderir, bir takım ehl-i hibre hububatın nevini takdir ederler ve pazar-ı ticarette mevcut olan beş cinsten birine mensup olduğuna karar verirler. Sonra bir banker müşterisine nasıl bir çek defteri verirse bu müesseselerse çiftçiye öyle bir defter verirler. Bu andan itibaren çiftçi için bir itibari mali küşad edilmiştir. Fakat bu kredi nakit üzerine değil buğday üzerinedir. Depo idaresinin verdiği bonoyu çiftçi isterse ahara füruht veya terhin edebilir. Bu senet adeta sair senedat-ı ticariyye gibidir. Elden ele geçer. İhtimal ki yirminci elde tekrar müesseseye getirilerek buğdayın teslimi talep olunur.
      Buğdayların hıfzına mahsus bölmelerden birini gezdiğimiz zaman müfettişlerden biri buğdaylarda rutubetten hasıl olma bir kızışma eseri müşahade etti. Verdiği emir üzerine derhal bölmenin altında bir delik açıldı. İçerideki buğdaylar takriben otuz metro irtifadan yere düştü. Koğalar buğdayı bir iki dakika sonra tekrar yukarı çıkardığı zaman sukut esnasında hasıl olan hararet tesiriyle rutubetin kamilen gitmiş olduğunu gördük.
      Bu müesseselerin verdikleri bono üzerine cereyan eden muamelat-ı azime-i ticariyyeye emniyetbahş olmak için gerek bayi gerek müşteri müesseselerin hüsn-i suretle idare edildiğine emin olmak lazımdır. Onun için bu ticaret İllinoi Hükumeti'nin kontrolü altında cereyan eder. Hususi memurlar daimi surette defterleri tetkik ederek hükumete layiha verirler. Bu layihalar resmen neşrolunur. Layihalarda buğdayın yalnız miktarı değil cinsi ve nevi de zikr ve tasrih edilir.
      Elyevm Şikago'da yirmi dört elevator müessesesi vardır. Bunların kaffesi yirmi dört milyon buşel buğday istiab edebilir. Bu ise sekiz milyon hektolitreye muadildir.
      Hemen her gün bu depolardan bir tanesi daha inşa olunuyor. İnşa olunur olunmaz içi hububat ile doluyor. Çünkü eski depolar hasılatı istiaba kifayet edemiyor. Garp taraflarının meraları arasında yeni şimendiferler inşa olundukça hasılat da artıyor:
      İki taraftan vesait-i nakliyede günden güne görülen suhulet sayesinde Amerika zirai için Avrupa pazar-ı istihlakatı gittikçe tevsi ediyor.
      Buğday yetişen mıntıka harita üzerinde ufki bir surette imtidat eden geniş bir sahadır.
AleganiAllegheny
Dağları'ndan
RoşözRocheuses/Rocky
Dağları'na kadar imtidat eder. Bu mıntıkanın şimali binnisbe soğuktur. Şayan-ı dikkattir ki buğday yetiştirebilen yerlerin ancak ötesi berisi mezru olup mütebakiyesi elan çayır halindedir.
      Bütün bu havali ise binnisbe az meskundur. Amerikalı yahut Avrupalı müstehlekler şark tarafında bulunduğu cihetle mahsulat oraya gönderilmek lazımdır. Onun için garp tacirleriyle şark müşterilerinin buluşabilecekleri bir nokta-i merkeziyye lazımdır.
      Garp tarafında mühendislerin piş-i mesaisine cesim sahralar açılıyordu. Buralardan şimendifer trenleri geçirmek için ray tefriş etmekten başka bir şeye hacet görülmemiştir. Bu şimendiferler oraların bütün mahsülünü Şikago Şehri'ndeki mağazaların kapılarına kadar getiriyor.
      Bu mahsulatın şark tarafına doğru sevk ve irsali ise daha suhuletle temin olunmaktadır. Mişigan,
Huronnüshada Orof yazmaktadır
, Erie, Ontario göllerinin dahili bir bahr ıtlakına sezavar olduklarını teslim etmek için haritaya bir kere atf-ı nazar kafidir. Bu göller gayet derin olup birbirlerine merbutturlar. Bunlar
Sen LorenFR: Saint-Laurent, EN: Saint Lawrance
Nehri'yle Bahr-i Muhit-i Atlasi ile iştirak edebilirlerdi. Fakat Niagara Şelaleleri'ne gelince emtiayı boşaltarak sonra aşağıda tekrar tahmil etmek lazımdır. Bu ise masraf-ı azimeye intac eder. İşte buna mahal kalmamak üzere şelaleleri dolaşacak surette Erie Gölü ile Ontario Gölü on
eklözlülokaj suyu
bir kanal ile birleştirilmiştir.
      Sahil-i bahirde kain şehirlerden hiçbiri Şikago'da olduğu kadar muntazam ve mükemmel tertibata malik değildir. Sefainin karaya yanaşmaları pek kolaydır. Çünkü sahil mudar-ı sıhhat ahvalden ari olduğu gibi ta sahilde on, on iki kulaç su vardır. Yedi sekiz metro derinliğinde olan üç nehir gayet mükemmel bir tabii liman teşkil ediyorlardı.
      Bu limanda rıhtımdan başka bir noksan yoktu. Yalnız medhale girerken bazı kere vezan olan şiddetli şimal ve şimalşarki ve mütenevviadır. Artık bu hususta tecrübekar olduğumuz için rahat ediyoruz.
      Bu memlekette yemek vakitleri, yemek tertibatı bizim bildiğimiz gibi değil. Onun için bunlar akşam yemeği yiyorlardı diyemeyeceğim. Otelde iki yemek salonu vardır. Bir saat altıdan dokuza kadar açıktır. Burada soğuk etler, yumurta, kahve veriliyor. Buna öğle yemeği tabir olunuyor. Saat dokuzdan badezzuhur saat ikiye kadar diğer bir salonda yemek yenebiliyor. Saat ikiden beşe kadar kahvaltı için tekrar birinci salona gidilir. Saat beşten nısfılleyle kadar bir yemek daha vardır. Yemekler gayet çok rüzgarlarından dolayı müşkilat çekilirdi. Bu mahzura çaresaz olmak için üç sed inşa etmişlerdir. Bunlarda fenerler vardır. Bu suretle suni bir mersa vücuda getirilmiştir.
       Şehir dahilinde de nehir kenarlarına rıhtımlar yapmışlardır. Fabrikalar, elevator depolar bu rıhtımlar üzerinde inşa olunmuştur. Rıhtımların mecmu-ı tulı elli kilometrodan ziyadedir. Her şey o kadar mükemmel ve şayan-ı hayret bir surette tertip edilmiştir ki bir vapur birkaç saat içinde hem boşaltılıp hem tahmil olunabilir.
      Bu gibi şerait mevcut olunca Şikago Şehri'nin ticaret-i bahriyyesinde görülen vüsat-i keremiyyeye hayret edilmemek lazım gelir.
      Göllerin sahilleri Şikago'ya işleyen sefaine hamule yetiştirebilecek kabiliyettedir. Kanada'nın, Mişigan'ın, Viskonsin'in ormanları kereste yollar. Pensilvanya Kıtası'nın Erie Gölü'ne temas eden şimali kısmı çok miktarda kömürü havidir. Şikago rıhtımları üzerinde biriken hamuleler yeni tesis edilmiş olan ısagahanelere o kadar mebzul o kadar ehven mevad ihtirakiyye temin eder ki bu ısagahaneler demir ve çelik husule getirmek noktainazarında Pitsburg'dakilerle rekabet ederler.
      Akşam gelene kadar göl sahilinde serginin ta yanında Lake Parka gezmeye gittik. Lake Park büyük bir meydan olup gayet muhteşem evlerle muhattır. Maamafih ötesi berisi enkaz ve süprüntü ile mesturdur. İçinden üç dört şimendifer hattı mürur eder. Her dakika trenler kemal-i süratle geçtikleri halde etrafa bir parmaklık bile yapılmamıştır.
      Bu bahçenin ötesi berisi biraz düzeltilerek biraz çiçek ve çimen dikilse pek güzel bir seyir yeri teşkil eder. Fakat bunu akıllarına bile getirmiyorlar. Ahşap rıhtım o kadar harap bir halde ki düşmemek için arada sırada sahihadan bir jimnastik yapmaya, direkten direğe atlamaya mecbur oluyoruz. Yüz kadar balık meraklısı ellerinde oltalarla oturmuşlar, bekliyorlar. Alabalık avlamak için sahilden biraz açılmak lazım. Sahilde meraklıların rükubuna mahsus otuz kadar küçük kotra vardır.
      O gün hava sıcaktı. Güneş garp tarafına doğru alçalıyordu. Mişigan Gölü mavi inikaslı sincabi dalgalarını önümüzde yayıyordu. Ufukta beyaz yelkenlerini açmış büyük sandalların rüzgardan eğildikleri görülüyordu. Diğer tarafta ise o cesim şehir yüksek ocakları, büyük haneleri ile semaya doğru, faal ve pürhayat, yükseliyordu. Lokomotifler düdük çalarak geçiyorlardı. Derin bir hayat-ı sa'yanenin velveleleri bize kadar geliyordu.
      Şimdi akşamın serin havasını teneffüs etmek üzere bahçeye kalabalık doluyordu. Bu zayıf, yanakları çökük, halleri pürtelaş kimselere bakıyorduk. Zengin oldukları halde bunlar servetten pek az istifade ediyorlardı.
      Bu sırada büyük bir homurtu bize başımızı çevirtti. Balıkçılardan biri artık gitmeye hazırlanıyordu. Sudan torbasını çıkarmıştı. Torbaya
tekeFR: écrevisse, EN: crayfish, TR: kerevit
ler gizlice girerek güzel kocaman bir balığı adeta kamilen yemişlerdi. Bunlardan yedi sekiz tanesi, en irileri, torbada kalmıştı. Adamcağız bunları torbadan çıkararak hiddetle suya atdı. Merak ederek kendisine:
      — Mösyö bu güzel
tekeFR: écrevisse, EN: crayfish, TR: kerevit
leri niçin atıyorsunuz? diye sordum. Hayretle:
      — Ya ne yapayım? dedi.
      — Pekala yersiniz!
      — Yemek mi? Şaka mı ediyorsunuz! Onlar yenir mi?
      
TekeyiFR: écrevisse, EN: crayfish, TR: kereviti
yemesini bilmiyordu! Amerikalılar'a tabiat her şeyi verdiği halde onlar bundan istifadeyi bilmiyorlardı.
      İlk defa olarak Grand Pasifik Oteli'nde akşam taamını ettik. Sofrada yedi sekiz yüz kadar gayet zengin Amerikalı vardı. Bunlar acımış domuz yağından başka bir şey yemiyorlar, sudan başka bir şey içmiyorlardı. Hepsi su-i hazmdan muzdarip idi. Çoğunun ayağındaki kunduraların ökçeleri çarpılmıştı.
      Bu Grand Pasifik Oteli adeta başlı başına bir alem. İki bin beş yüz yolcu istiab edebilecek. Adeta hıncahınç dolu. Ne vakit odamdan çıksam koridorlarda gaib oluyorum. Hıdmetçiler hep zenci.
      Kapıda bizi bir melez karşıladı. Rengi limon gibi sarı. Bizi cesim bir salona ithal etti. Burada yüzlerce kişi yemek yiyorlardı.
      Sofraya oturduğumuz zaman bize ibtida çilek, kaymak getiriyorlar. Amerika'da bunlar olmadan yemeğe başlanmaz. İtirazdan vazgeçtik. Çünkü faydası yok. Çorba ile et istiyoruz. Garson isteyeceğimiz şeyler bundan ibaret zannederek getiriyor, sonra ortadan çekiliyor. Bunları yiyip bitirdikten sonra homurdanıp bağırıyoruz. Bunun üzerine ne olduğunu anlamak için melez memur yanımıza geliyor. Bir ikinci garson isteyerek ona kebap ve sebze ısmarlıyoruz. Hiç şüphe etmeden bunları da getiriyorlar. Yemiş ve kahve tedarik etmek için de aynı suretle harekete mecburiyet vardır. Bu sayede yemeklerin hepsini sıcak sıcak yemeye muvaffak oluyoruz. Fakat memur bu hareketimizin pek muvafık usül olmadığını bizden saklamıyor. Yanımızdaki masalarda türlü türlü yemekleri bermutad soğuk bir halde yiyen sair müşteriler bile hiddetlerini ketm etmiyorlar.
      Yemek salonundakilerden onda dokuzu domuz yağı yiyor. Amerikalılar'ın milli yemekleri budur. İçinde sekiz on hınzır bulunan bir ahırın yandığını görmüştüm. Vakit bulup hayvanları kurtaramamışlardı. Yangından çıkan kokunun şimdi şu yemek salonunu dolduran kokudan katiyyen farksız olduğunu görüyorum.
      Nev York'ta görülen Amerikalılar'ın kaffesi az çok Avruplılaşmışlardır. Asıl Amerikalılar'ı görmek için buraya gelmeli. Her adımda uzun boylu, zayıf, sarı renkli, parlak gözlü, hammali etvara malik, uzun saçlı, çukur yanaklı bir takım adamlar görülür. Bunların servetleri ne olursa olsun kılıklarında takayyüt ve itina eseri yoktur. Üstleri başları pistir demek istemiyorum. Fakat boyun bağlarını boyunlarının etrafına büküp bağlayıveriyorlar. Jaketleri, pantalonları kendileri için yapılmış şeylere benzemez. Kocaman ayaklarına geçirdikleri kunduralar pek fenadır. Bazıları sığır besleyenlerin fanila gömleklerini ve çizmelerini giyiyorlar. En ibtida nazara çarpan şey bütün bu adamlarda görülen sefil ve mütelaşi bir manzaradır. Amerika romancıları garp taraflarındaki adamlardan bahsettikleri zaman onlar hakkında öyle sıfatlar istimal ederler ki insan meşe ağaçlarını tutunca söküp baston gibi kullanacak dev cüsse kimselerden bahsolunuyor zannına düşer. Vakıa bunların boyları uzun ise de kendilerinde hammalilerin tedavisine mahsus bir hastahaneden yeni çıkmış adam hali vardır. Halbuki hava pek güzeldir, refah ve servet pek münteşirdir. Kendilerini bu hale iklim getiren şey tarz-ı tagaddileridir.
      Otelin baş memuru ile konuştuk. Bu Kanadalı biridir. Kendisine o akşamı nasıl geçirmeyi sorduk. Bize yeni açılan beynelmilel şimendifer sergisini ziyarete gitmeyi tavsiye eyledi. Orada bu akşam bir konser varmış. Şikago'nun bütün şık, zarif kadın ve erkeklerini görmek kabil olurmuş.
      Sergiye vasıl olduğumuz zaman kalabalık pek ziyade idi.
      O kadar muhtelif lisanlar söyleniyor ki insan kendisini Babil Kalası'nda zannedecek. Amerikalılar içki dairesinin önünde ayakta duruyorlar. Dolu kadehlerle viski içerek konuşuyorlar. Kanadalı gemiciler, çiftçiler açık renk tuvaletli kadınlarla beraber oturmuşlar, kocaman bardaklarla elma şarabı içiyorlar. Biraz daha uzakta birer yatak odası gibi bir sıra açık küçük kabineler var. Bunların içleri de dolu.
      Arada sırada muhtelif ırkların ihtilatından tevellüd etmiş Amerika ırkına mensup kadınlar görüyoruz. Bunlar güzel genç kızlardır. Bazı zarif delikanlılar da görüyoruz.
      Şikago'nun kadın erkek şıkları bunlar olacak. Bunlardan bazısı hakikaten pek güzeldir. Fakat nasıl telbis etmek lazım geleceğini öğrenmek için Avrupa'ya bir seyahat etmeye ihtiyaçları vardır. Eteklik intihab etmek sanat-ı nazikesine vakıf değiller. Hemen hepsinin arkasında transparan muslinden beyaz esvaplar, başlarında kocaman yassı şapkalar var ki birbirine hiç uymuyor. Buna pek teessüf olunur. Çünkü bu uzun boylu, narin, renkleri nazik kadınlar letafet-i nisviyyenin gayet cazibedar bir nevini teşkil ediyorlar. Kendilerindeki o garip cazibe garip bir bünyeye malikiyetlerinden ileri geliyor. Kendilerinde Yunan-ı Kadim heykellerinin gürbüz ve kavi eşkali yoktur. Dar kalçaları ve uzun hudut-ı bedeniyyleriyle daha ziyade erkeğe benziyorlar.
      Bu sırada büyük bir gürültü koptu. Dar bir yoldan bir askeri muzikasının geldiğini gördük. Bunlar bir marş çalıyorlardı. Arkaları sıra ikişer ikişer yürüyen siyah esvaplı, vakur tavırlı adamlar geliyordu. Ne olacağını görmek için biz de onlara katıldık. Serginin aksamı arasında birçok dolaştıktan sonra bizi uzak bir salona getirdiler. Burada garip manzaralı üç lokomotif bulunuyordu. Üzerleri çiçekler ile süslenmişti. Lokomotiflerin üzerine çıkan birkaç kişi bunların İngiltere Hükumeti tarafından sergiye ariyeten verildiğini söylediler. Meğer bunlar dünyada en ibtida inşa olunan lokomotifler imiş. Bundan sonra şimendifer mucidi
StefansonStephenson
hakkında nutuklar ve hurralar başladı.

HİTAM