4 Ağustos 2017 Cuma

Freeman Dyson ile yapılan nehir söyleşinin tam tercümesi 1/13

Takdim: Bilim tarihini kabaca okuduğumuzda antik devirlerden 19. yy ortalarına kadar hezarfen (polymath) sıfatına layık bilge şahsiyetlerin yetişmiş olduğunu görüyoruz. Aristo, ibn Sina, Descartes, Newton ve Fourier gibi isimler bu sıfata layık kimseler. Lakin sahaların aşama aşama alt sahalara bölündüğü ve değil bir kaç sahada, bir alt sahada dahi hakkıyla uzmanlık derecesine çıkmanın bir ömre mal olduğu günümüzde bu sıfata layık insan yok gibidir. Hem vizyoner kişiliğiyle hem de kuantum fiziğinden evrim teorisine kadar pek çok sahada çalışmalarıyla tanınan İngiliz kökenli Amerikalı matematikçi Freeman Dyson belki bu sıfata günümüzde en çok yaklaşan insanlardan birisi. Diğer hezarfenler gibi ilginç ve öğrenmeye değer bir hayat hikayesi var. Dyson, 90'lı yılların sonuna doğru kendisiyle yapılmış bir nehir söyleşide hayat hikayesini Sam Schweber'a anlatmış. Youtube adlı video paylaşım sitesine her biri birkaç dakikalık videodan oluşan ve 157 parça halinde yüklenen bu söyleşinin İngilizce deşifresi de her videonun altına konulmuş. Bendeniz de vakit buldukça bu nehir söyleşinin Türkçe tercümesini peyderpey yapıp yerölçüsü okurları için paylaşmak istiyorum. Umarım bu nadide şahsiyetin tanıtımına bir derece katkımız olur.
Mustafa Demirplak, 4 Ağustos 2017, Büyükçekmece


  1. Orta sınıf bir ailede yetiştirilmem.
    İngiltere'de orta sınıf bir ailede büyüdüm. Bu da o günlerde bir aşçı, bir oda hizmetçisi, bir çocuk bakıcısı ve de bir bahçıvan olmak üzere dört hizmetkarımız olduğu anlamına gelir. Dostlarımızın tamamı toplumun aynı sınıfındaydı. Geriye dönüp baktığımda fevkalade bir refah içinde olduğumuzu görüyorum. Arkadaşlarımın aileleri de anne babanın öğretmen olduğu ailelerdi. Babam da bir öğretmendi ve Winchester'da küçük bir çevrede yaşıyorduk. Babamın okulu özeldi ve öğretmenler de şaşırtıcı derecede kaliteliydi. Günümüzde müsrif denebilecek bir tarzda yaşıyorlardı. Böylesi bir yaşam şeklini o günlerde çok parayla değil, hizmetkarlarına ödedikleri çok cüz'i ücretlerle idame ettiriyorlardı. Bunun karşılığında hizmetkarlar parasız yatılı denilebilecek bir imkana erişmekteydi. Durum bir nebze Amerikan İç Savaşı öncesi Güney Eyaletleri'ni andırıyordu: köleler çizmeyi aşmıyor, biz de onların mutlu olduklarını varsayıyorduk.
  2. Fen bilimleriyle erken yaşta ilgilenmem.
    1923'te doğdum ve ilk çocukluğuma dair anılar 1926 veya 1927 yıllarına aittir. 1927'deki tam güneş tutulmasını hatırlıyorum. Bu önemli bir olaydı. Zira babam tam tutulmayı takip edebileceğimiz kuzeyde Yorkshire'a bizi arabayla götürmeyerek pintilik etmiş, biz de ancak üç çeyreklik bir tutulma izleyebilmiştik. Bu yüzden ona içimden ciddi ciddi kızdım ve 1999'da gerçekleşecek bir sonraki tam tutulmayı izleyeceğime yemin ettim. Önümüzdeki günlerde de bu tam tutulma gerçekleşecek... Dolayısıyla, muhtemelen bilimle alakalı kabul edilebilecek ilk hatıram budur. Babam bir müzisyen annem de bir avukattı ve her ikisi de bilim de dahil olmak üzere güncel olaylarla ilgilenirdi. Babamın kitaplığındaki raflarda büyük bir iştahla okuduğum bir sürü popüler bilim kitabı vardı. Bana neden o kadar komik geldiğini bilmiyorum ama Punch'ta bir espri vardı: Kitabına dalmış, uzanarak okuyan küçük bir çocuk varmış. Annesi ona "Kız kardeşin nerede?" diye sormuş ve bunun üzerine ufak çocuk cevap vermiş: "Mutlak manasıyla başka bir yerin bir yerlerinde." Bu ifade Eddington'ın bir kitabından iktibas edilmişti ve ben o ara bu kitabı okuyordum. İşte yaşadığımız hayat böyle şirindi. Geneline bakıldığında her çeşit şeyle ilgilenen bir küçük çocuğa aradığı desteği veren bir çevre.
  3. Aile içi ilişkiler.
    Ablam benden üç yaş büyüktür ve aramızda yakın bir bağ vardı, hala da öyledir. Annem ben doğduğumda 43 yaşındaydı. Bu yüzden onu bir büyük anne, ablamı da bir anne gibi görürdüm. Bu da hep böyle kaldı. Ablamdan bir nevi anne sıcaklığı aldım, annemden ise entelektüel hayata teşvik. Hatırladığıma göre çocukken kendimi geceleri yalnız hissettiğimde ablamın yatağında bir tarafa kıvrılırdım.
    SS: Ve babanız da Winchester'da bir müzik profesörüydü, değil mi?
    Evet, ama ona profesör demiyorduk. Aslında kendisi müzik şubesinin başıydı ve o okuldaki öğretmenlere "Don" [ÇN: Öğretim üyesi gibi bir unvan.] diyorduk. Dolayısıyla babam da diğerleri gibi bir Don'du ve yılda £1000 kazanıyordu. Yıllık maaşının £1000 olduğunu iyi hatırlıyorum zira her ne kadar o günler için çok iyi bir gelir olsa da avukat olan ve yılda £5000 kazanan dayımın maaşına yaklaşamıyordu. Demek ki avukatlara ve tabiplere kıyasla o kadar da refah içinde değilmişiz.
  4. İktisadi buhran günlerinde Winchester.
    İktisadi buhran günlerinde halimiz vaktimiz yerindeydi. Çok eski bir yerleşim merkezi olan Winchester dışarıdan gelen sert rüzgarlara karşı gayet korunaklıdır. İngiltere'nin kadim başkenti olduğundan başlıca yerel geçim kaynağı arkeolojiydi. Sürekli şehrimizde bir yerlerde kazı yapılıyor, insanlar harika tarih öncesi ve tarihi kalıntılar buluyordu. Eski bir Roma şehriydi.
    SS: Güzel katedrali olan bir şehir.
    Evet, 11. ve 12. yy'dan kalma devasa bir katedrali, çoğu orta çağdan kalma binaları vardı. Okulumuz mesela 600 yıllık bir binaydı. Biz de bu muhteşem orta çağdan kalma binalarda yaşıyorduk.
  5. Erken yaşta sayılara aşık oldum.
    Dört yaşımdayken okuyabiliyordum. Okulum kuşkusuz Amerikan okullarından epeyce farklıydı. Dört yaşımdayken devam ettiğim küçük okul aslında çok ciddi bir okuldu. Sadece bir anaokulundan ibaret değildi, dolayısıyla bizden dört yaşımızda okumayı öğrenmemiz bekleniyordu. Ve çok hızlı ilerleme kaydettik. Nefis bir eğitim ortamıydı. Adı Bayan Turner olan bir hanımefendinin nezaretinde altı veya yedi çocuğun bir arada eğitim aldığı bir yerdi ve Bayan Turner işinde fevkaladeydi. Dört yaşındaki her çocuğun alması gereken bir eğitim aldım.
    SS: Ve matematiğe yatkınlığınız daha o yaştayken kendini gösterdi değil mi?
    Evet, sayılar beni her zaman büyülemiştir. Masama oturur ikinin kuvvetlerini hesaplardım ve çok erken yaşlardan itibaren hesaplama yapmaktan büyük keyif aldım. Şu sayıların etrafında oyun oynama zevki.. beni hiç terk etmedi.
    SS: Pekiyi babanız ve anneniz bunun farkında mıydı?
    Evet. Daima destek oldular ve onların kişisel zevklerini tevarüs etmemiş olmam büyük bir şanstır. Aslında hiçbir zaman bir müzisyen ya da avukat olmak gibi bir sorunla karşı karşıya kalmadım. Ebeveynimden farklı olacağım barizdi ve onlar da beni kendi kalıplarına sokmayı asla düşünmedi.
  6. Freeman Dayım Eski Yunan ve Roma kültürleri üzerine uzmandı.
    SS: Freeman adı nereden geliyor?
    Freeman Dayım Birinci Dünya Savaşında ölmüş. Ailemiz için bu büyük bir trajediydi. Hem bir okul müdürü hem de Eski Yunan ve Roma kültürleri üzerine uzmanmış. Ama gerçekten kaliteli bir uzman. Hesiod üzerine yazmış. En favori yazarıymış Hesiod. Zannedersem ya Hesiod üzerine bir kitap kaleme almış ya da Hesiod'un eserlerinin yayınlanmasında editörlük görevini üstlenmiş. Ciddi bir bilginmiş ve çocuklara Latince ve Yunanca klasik eserleri öğretmeyi çok severmiş. Annemin kardeşi olması hasebiyle annem ve dayım çok yakınmış. Dayım aynı zamanda babamın da meslektaşıymış. Aslına bakılırsa annemle babamın tanışma sebebi de budur. Freeman Dayım öldükten sonra evlenmişler ve bizim de doğumumuza bu olay vesile olmuş. Ailemizde Freeman Dayımın hatırası hep taze kaldı. Ben de okulda epeyce Latince ve Yunanca çalıştım ve bu çalışmalardan büyük keyif aldım. Sadece konuşulan dillere değil, edebi dillere de büyük bir ilgim vardı. İş yabancı bir dili konuşmaya gelince hiç iyi bir performans sergileyemedim ama Latince ve Yunanca eserleri okumayı çok seviyordum. Ve elbette bu diller konuşmaya yönelik yabancı birer dil değil de, sadece edebi diller kapsamında öğretilmekteydi.
  7. Yatılı okulda yaşadığım eziyet.
    Ardından İngiltere'de adına hazırlık okulu denen bir yatılı okula kaydoldum. Hayatım en kötü dönemidir. 8-12 yaşlarım arasında bu okulda okudum. Charles Dickens'ın Dotheboys Hall'unu model almış gibi hakikaten gaddar ve acımasız bir yerdi.
    SS: Evinizden de uzaktaydınız.
    Evet evden uzaktaydım, dolayısıyla yatılı kalıyordum orada ve zamanımın çoğunu kelimenin tam anlamıyla acınacak bir halde geçirdim. Öğretmenlerden çok çocuklardan dayak yedim. Zannedersem genel olarak öğretmenler tarafından seviliyordum ama onlardan daha akıllı olmam hasebiyle çocuklar benden nefret ediyordu. Hayatı perseküsyonla geçen o küçük entelektüeller meclisine çok erken yaşta dahil oldum. Hayatımın bu döneminde çoğu insanın aşırı derecede budala ve gaddar olduğunu ve dolayısıyla hayatı beklentisiz bir duruşla kucaklamak gerektiğini öğrendim.
    SS: Bütün bunların travmatik olmasının sebebi bu derece erken bir yaşta evinizden koparılmışsınız. Yani diyorum ki daha sekiz yaşınızdasınız ve...
    Evet, aslında travmatik biraz ağır bir kelime. Bu o dönemde normal bir prosedürdü ve çoğu çocuk da benim durumumdaydı. Zannedersem bu 19. yy'dan kalma bir gelenekti. Zira o dönemlerde pek çok İngiliz ailesi Hindistan ve benzeri yerlerde yaşıyor, çocuklarını eğitim amacıyla İngiltere'ye yatılı okullara yolluyorlardı. Bu yüzden yatılı okul orta sınıf aileler için sanki normalmiş gibi kabul edilmişti. Kimse sizden yatılı okuldan hoşlanmanızı beklemiyordu. Diyeceğim o ki tüm amaç hayat karşısında sizi daha da sertleştirmekti ve dolayısıyla zorbalık ve gaddarlık bu meyanda çok da zararlı addedilmiyor, karakterinizi inşa ettiği düşünülüyordu.
  8. Winchester'a geri dönüşüm.
    SS: O zaman hazırlık okulu sizi gerçekten de bir şeylere hazırladı mı?
    Amaç İngilizler'in o dönemde devlet okulu dediği ama haddizatında özel okul olan kurumlara hazırlamaktı. Babam bu özel okulda öğretmenlik yapıyordu ve yaşadığımız yere de yakındı. Winchester'da okula devam ederken ailemle kalmadım ama ailem yakınımdaydı. Ve Winchester bir entelektüelin gelişimi için sera gibidir. Çocukların çok özenle seçildiği bu okula çetin ve rekabetçi bir sınav sonrası giriliyordu. Entelektüel manada standartlar çok yüksekti ve orada bulunmaktan büyük bir zevk alıyorduk. Benim için de bu okul adeta bir talih kuşuydu.
  9. Winchester Koleji'ndeki sınavlar ve arkadaşlarım.
    Sınavlarda her zaman başarılı oldum ve çocuklarımın bazılarının da bunu tevarüs etmesi beni çok mutlu ediyor. İmtihanlar deryasına süzülebilmek gerçekten de insana faydalı bir beceridir. Mesela en küçük kızım sağlık kurulu sınavından yeni geçti ve diğer genç doktorlar bu kuruldan büyük bir endişe duyarken o zorlanmadan süzülmeyi becerebildi. Görünen o ki bu doğuştan gelen bir maharet. Sınavlara uyumlu bir yapım vardı. Ve Winchester'da öğretmenler çocukları kendi haline koymayı bilecek kadar bilgeydi. Sınıfta çok fazla zaman geçirmezdik ve öğretmenlerden ziyade birbirimizden bir şeyler öğrenirdik, özellikle matematik ve fen bilimlerinde.
    SS: Orada sizin gibi ileride parlak kariyer yapacak hünerli kişilerle de tanıştınız.
    Evet, dört kişilik bir çeteydik... ve bu çeteye mensup olduğum için şanslıydım. Bu çete üyeleri kendim, şimdi şövalye olan ve aerodinamik sahasının önde gelen isimlerinden Sir James Lighthill ile Christopher ve Michael Longuet-Higgins kardeşlerdi. Christopher bir teorik kimyacı, Michael Longuet-Higgins ise bir deniz bilimci oldu. Dördümüz de Kraliyet Bilimler Cemiyeti'ne üye kabul edildik ve seçkin kariyerlerimiz oldu. Benim bu küçük grupta bulunmam muazzam bir şanstı. Hepimiz çok farklıydık. Hiçbirimiz benzer işlerle meşgul olmadı ancak beraber büyüdüğümüz ve birbirimizi teşvik ettiğimiz o ortamdan faydalandık.
  10. Winchester Koleji Müzesi'ne katkılarım.
    SS: O zamanlarda dördünüz için de matematik birincil tutku muydu yoksa...?
    Matematik benim ve Lighthill'in öncelikli tutkusuydu... zannedersem Longuet-Higgins kardeşler daha geniş kapsamlı bir yaklaşım içindeydiler ve elbette Christopher çok hünerli bir müzisyendi. Diyebilirim ki her şeyden çok müziğe tutkusu vardı. Ve Michael da modeller/maketler yapan bir sanatçıydı. Ellerini çok iyi kullanırdı. Hala da öyledir. Matematiksel şekillerin ve çok yüzlü cisimlerin modellerini yaptık beraber. Bu çalışmalarımız hala Winchester'ın müzesinde bulunabilir. Ve tabi ki edebiyat, siyaset ve pek çok şeye çok yoğun ilgi duyuyorduk.
  11. Rusça'ya aşık oluşum.
    Okulda Leslie Russon adında bir öğretmenimiz vardı ve o beni Rusça'ya aşık etti. Aslında Fransızca öğretmeniydi ama karısı Rus'tu ve kendisinin de Rusça'sı çok iyiydi. Okuldaki müfredatın bir parçası olarak çok az sayıda çocuğun katıldığı Rusça dersleri de veriyordu. Ben de böylece Rusça'ya ilgi duymaya başladım ve bu dile aşık oldum. Bir ara St. Petersburg'da büyümüş bir bayanla tanıştım ve bana Rusça özel günlük konuşma dersleri verdi ve bu benim için çok cazipti. Bana St. Petersburg'da geçen ve bitmek tükenmek bilmeyen hikayeler anlattı. O dönemde St. Petersburg bizim için uzak ve tarihi bir yerdi. St. Petersburg'la ilgili asla yaşayan bir şehre dair bir şeyler duyacağımızı hayal etmezdik.
    SS: Ve... yanılmıyorsam oturup Vinogradov'u tercüme ettiniz değil mi?
    Evet doğru. Vinogradov sayılar teorisi üzerine bir kitap kaleme almış bir Rus matematikçiydi ve bu kitabı zevk olsun diye İngilizce'ye tercüme ettim. Tercüme hala kitaplığımdaki raflarda bir yerlerde durur. Kitabın tümünün tercümesini büyük bir ihtimamla yapmıştım. Her zaman çok fazla çaba gerektirmeyen işlerle uğraşmaktan zevk aldım. Bu bugün de böyledir. Örneğin bu sabah Koşu Kulübü'nün haber bülteninin sayfaları arasında gezindim, Vinogradov'u tercüme etmek de aynı şeydi. Kitabı bir gün yayınlayacağımı asla hayal etmedim. Eğlence amaçlı bir meşgaleydi.
    SS: Lakin Vinogradov'u 14, 15 yaşlarınızda kendi başınıza çalışıyor olmanız...
    Zannedersem Vinogradov'u çalıştığımda yaşım 16 idi.
  12. Matematiğin kapılarını açmam.
    Okulda zaman zaman uğradığım bir kütüphane vardı. Bugün de o kütüphane mükemmel bir durumdadır. Eski bir binada kurulan bu kütüphanede tam kıvamında antika kitap kokusunu teneffüs etmek mümkündü. Bizim, o dört çocuk, haricimizde bildiğim kadarıyla kimsenin varlığından haberdar olmadığı bir kitap hazinesi vardı. Lighthill orada 1900 yılı civarında yayınlanmış Jordan adında bir Fransız matematikçinin yazdığı Cours d'Analyse adlı üç ciltlik klasik kitabı keşfetmişti. Yakın zamanda kontrol ettirdim, o ciltler hala okul kütüphanesinde duruyor ve kimse o ciltlerin nasıl olup da oraya geldiğini bilmiyor. O derece ağır hem de Fransızca bir matematik kitabının orta öğretim çağındaki öğrencilere yönelik bir kitaplığa konulması çok tuhaftır. Her neyse, kitaplar oradaydı ve biz üç cildi de peş peşe sonuna kadar çalıştık. Çok az insana nasip olacak bir biçimde bu iş bana matematiğin kapılarını açtı. Yıllar sonra öğrendik ki Cambridge'te tanıştığımız büyük matematikçi Hardy de Jordan'ın Course d'Analyse adlı kitabını gençliğinde okumuş ve bu çalışmadan esinlenmiş. Aynı zamanda Hardy de benim okuduğum liseden mezun olmuş. Dolayısıyla çok büyük bir ihtimalle o kitapları kütüphaneye bırakan kişi Hardy'den başkası değildi. Zira o böyle şeyler yapmayı yani kimliğini gizli tutarak kütüphanelere kitap bağışlamayı severdi. Kütüphanede kitapları onun bağışladığına dair hiçbir kayıt yoktu. Her ne kadar çok aydınlatıcı olmasa da okuması eğlenceli olan bir çalışma daha vardı kütüphanede: Russell ve Whitehead'in beraber kaleme aldıkları Principia Mathematica. Tüm amacı matematiğin tamamını mantığa indirgemek olan bu çalışma da üç koca cilt halindedir. Kılı kırk yaran bir özenle yazılan bu kitapta karmaşık şeyler en basit ögelerine devasa ölçekte karmaşık kurgularla indirgenmiştir. Ama kitap tam bir başarısızlık abidesi olmuştur. Zira, sonunda Gödel'in teoremiyle bu kitap yerle bir olmuştur. Kitabın temel fikri tüm matematiği mantığa indirgeyerek matematik için bir tutarlılık ispatı kurmaktı ama Gödel bunun imkansız olduğunu ispatladı. Tüm çalışma bir vehme dayanıyordu ama buna rağmen okuması eğlenceliydi. Dolayısıyla bu kitap bize matematiğin temellerinin ne olduğu hakkında bir fikir verdi.
    SS: Ve buradan da matematiğin nasıl yapılmayacağına dair bir ipucu aldınız mı?
    Evet, üç cildi de bitirdikten sonra elbette bunu anlamıştık. Whitehead ve Russell ile Jordan arasında net bir fark vardı: Jordan'ın yaptığı gerçek matematikti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder